5 Nisan 2014 Cumartesi

Mavi özgürlüğün rengidir

Uyumazdı genelde…
En azından biz öyle sanırdık.
Biz ayaktayken, ayakta olurdu…
Biz uyandığımızda, o zaten uyumamış olurdu.
Gecenin sabaha erdiği anı hep görmek isterdi…
Ömrünce de öyle oldu…

Ergenekon kararında Nazi izleri

Ergenekon davası kadar gerekçeli kararı da tartışma yarattı. Kimi hukukçular bu gerekçeli kararın “yok hükmünde’’ olduğunu savunuyor. Bu görüş kapatılan ve imza yetkisi olmayan üyelerce kaleme alındığı yönüyle doğru kabul edilse de Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin temyiz incelemesini bu karardan hareketle yapacağı gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK) bir kararın nasıl olacağını, içermesi gereken zorunlu bilgilerin neler olduğunu tek tek hükme bağlanıyor. Yasaya göre, “iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler”in yer alması gerekiyor. “Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi” zorunluluğu yasada açıkça yer alıyor.

1 Nisan 2014 Salı

Erdoğan geçmişini akladı, geleceğini mayaladı

Yerel seçimden çok genel seçim hatta referandum niteliğinde gerçekleşen seçimin kazananı AKP olsa da, 2011 seçimlerine göre 7 puanlık bir düşüşü var. Kaybedeni ise genel seçimle test edilecek. Kazanan olarak balkona çıkan Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın içeriği kuşkusuz çokça tartışılacak. Hatta bugüne kadarki balkon konuşmaları içerisinde değerlendirilemeyecek. Sözde kalsa bile diğerleri bir “kucaklaşmaya” işaret ederken, son konuşma bir meydan okuma olarak değerlendirilebilir.

30 Mart 2014 Pazar

Say ki bir rüyaymış

Bir varmış, bir yokmuş…
Allah’ın kulu çokmuş.
Bizimkinden akıllısı sanırsın hiç yokmuş.
*
Övünmek gibi olmasın güzel yalan söylermiş…
Develer tellal iken, pireler berbermiş.
Tüm yalanlarına tellallarını ortak etmiş;
Bizimkisi en iyisi, yalancılıkta birincisi…
*
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde…
Cinlerle cirit oynarmış eski hamam içinde…
Daha anasının beşiğindeyken sallamaya başlamış…
Anlatmaya koyulmuş…
“Ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken”
Salladıkça sallarmış…
Kimseler tersine inanmazmış…
*
Annem düştü beşikten,
Babamın başı yarıldı eşikten.
Biri kaptı maşayı, biri kaptı şişeyi…
Ben kaçtım onlar kovaladı…
Onlar kovaladı ben kaçtım…
Köyün birinde soluklandım

*
Toplamış ahaliyi…
Meydan tıklım tıkış…
Dinleyenin çokluğuna bakmış…
Coştukça kalabalıklar, o uçmuş…
Bu sefer de ninesini düşürmüş beşikten…
Dedesini düşürmüş eşikten.
Bütün derdi tekmiş…
O da döşeğini, başköşesini kaptırmamakmış…
Başkaca derde düşmezmiş.
*
Bakarken tellallarla pireler…
Beraberce bir köy kurmuş keçiler…
Muhtarı kurt etmişler…
O da tutmuş,
Elini verenin kolunu kapmış…
Diken verenin gülünü almış…
Damla verenin selini almış…
Kovan kovan balını almış… 
Bir kurtmuş ki sormayın.
Her seferinde talkım verirmiş ele, salkımı alırmış ele…
*
Koca bir köyün karşısına kapanmış bütün kapılar.
Köylüler kapıyı bırakıp, sapı yutmuş…
Balı bırakmış, hapı yutmuş.
Yalanı baldan tatlı tutmuş…
Yalan dilde sallanmış,
Sallandıkça ballanmış…
O da salladıkça sallamış…
*
Kızmayın benim canım efendim…
Biri çıkmış, keçilerin köyünde…
Başlamış feryat figana,
Bu farenin derdinden bittim, tükendim.
Benim gibi bir adam değil, kambur felek, kadife yelek bile dayanamaz buna.
Bir gece değil, beş gece değil…
Her gece bu kuyruğunu yay ediyor…
Unu bulguru pay ediyor…
Yağı kıymayı zayi ediyor…
Baktım ki olur gibi, olacak gibi değil
Telli pullu bir arzuhal yazdım kediye.
Dileğim yerini bulursa, kilerde nöbet bekleteceğim…
*
Az gitmiş, uz gitmiş…
Altı ay bir güz gitmiş.
Önüne gelenin anasına avradına düz gitmiş…
Mevsimler gelmiş geçmiş.
Bir de ne görsünler,
Koca bir memleket bir arpa boyu yol gitmiş.

*
Her söylediği yalana inanan çokmuş…
Zamanla insanlar gerçeği unutmuş…
Say ki yaşananlar bir rüyaymış.
Neyse uzatmayalım…
Başlayalım sil baştan bir masalı anlatmaya…

Bir varmış, bir yokmuş…

28 Mart 2014 Cuma

Bakanın saati kaçak mı?


Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’a işini bilen Reza Zarrab’ın armağan ettiği söylenen 700 bin liralık saat aylardır tartışılıyor. 12 Şubat’ta Karşı Gazetesi’nde Patek Philippe marka bu saati eski bakanın kendi mal beyanında TBMM’ye bildirdiğini yazmıştık. Böylece armağan olmaktan çıkmış, Çağlayan’ın kendisinin edindiği bir varlığa dönüşmüştü.

Zafer Çağlayan bu konuda suskun kalmayı tercih etti. Ancak hafta başında Çağlayan adına avukatı sessizliği bozdu. Avukat, eski bakanın saatin bedelini ödediğini ve mal beyanında da bunu sunduğunu açıkladı. Bir buçuk ay önce yazdığımız mal beyanı boyutu birinci ağızdan doğrulanmış oldu.

Ancak hala birkaç soru yanıtsız. Örneğin, saatin Zafer Çağlayan tarafından satın alındığına ilişkin fatura ve ödeme biçimine ilişkin belge var mı? Saat Türkiye’ye sokulurken yasa uyarınca yapılması gereken gümrük bildirimi yapıldı mı? Saat için ne kadar vergi ödendi?

Zira saatin gümrük vergisi sıfır. Ancak saat için KDV ödenmesi gerekiyor. Bu oran da yüzde 18.  Dolayısıyla gümrükte beyan ettiğinde bakanın yaklaşık 126 bin lira KDV ödemiş olması lazım. Bu dekont mevcut mu?

Bu sorular neden önemli, bir bildirim unutkanlığı nedeniyle eski bakan kaçakçılık suçlamasıyla karşı karşıya kalabilir.

*

Yönetmeye değil, denetlemeye talibiz

Ağırlıklı olarak Meclis’te yer alan partilerin seçim çalışmaları basında yer bulsa da; parlamento dışı muhalefet de var gücüyle seçimlere asılıyor. Bu noktada Alper Taş’ın liderliğindeki Özgürlük ve Dayanışma Partisi, farklı bir stratejisi izliyor. ÖDP, büyükşehirlerde meclis üyeliklerine, illerde ise il genel meclisi üyeliklerini kazanmayı hedefliyor.

Bunun nedenini Alper Taş, “Bu seçimde biz yönetmeye değil, denetlemeye talibimiz” sözleriyle özetliyor. Taş, Meclis üyeliklerinin birer rant kapısına dönüştürüldüğünün altını çizerken, “Bugün baktığınızda da yerel yönetimler birer kamu hizmet alanı olmaktan çıkmış, bugün görüldüğü gibi rant şebekelerinin yolsuzluk aracı haline getirilmiş. Eğer biz varsak, çalamazlar” değerlendirmesini yapıyor.
*

Edebiyat Parçalayan Nutuklar

Meclis’te küfürler eşliğinde yumrukların, tekmelerin havada uçuşması olağanlaştı. Meclis kürsüsünde yalnızca siyaset konuşulmuyor. Kimi zaman edebiyatçıların da kulakları çınlatılıyor.

Mesleğimizin deneyimli isimlerinden gazeteci-yazar Türey Köse de binlerce sayfalık Meclis tutanaklarının izinde, siyasetçilerin, edebiyata ve edebiyatçıya bakışını kitaplaştırdı. Ama ne bakış!

Edebiyat Parçalayan Nutuklar isimli kitabın sayfalarında ilerledikçe, düşünsel ve siyasal kötücüllüğün kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını ve hala varlığını sürdürebildiğini şaşkınlıkla okuyorsunuz.

Örnek mi; 1950’lerin Meclis’inde Sabahattin Ali’nin katledilmesi tartışılıyor. DP’li Şevket Mocan, Sabahattin Ali’nin “Bulgaristan’a kaçarken kendi teşkilatı tarafından öldürüldüğü” tezini canhıraş savunuyor.

Hatırlayalım, üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ın sokak ortasında dövülerek katledildiği kentin valisi ne demişti:

“Arkadaşları dövüp öldürmüştür…”

Zihniyet aynı zihniyet…

Kitapta Nazım Hikmet’ten Yaşar Kemal’e, Necip Fazıl’dan Aziz Nesin’e kadar pek çok ismin Meclis kürsüsünden nasıl anıldığı irdelenirken, dönemlere göre siyasetçilerin bakış açılarının da nasıl değişime uğradığı gözler önüne seriliyor.


Kitap temel olarak, siyasetçilerin nutukları eskise de “Zaman, edebiyatın hasını onurlandırıyor… Onlara küfredenleri, hakaret edenleri, saldıranları tutanaklar içinde tarihe gömüyor…” tezi üzerine oturuyor. 

Sağır odada savaş sesleri

Türkiye'de son dönemde her yeni bir güne tape ya da ses kaydıyla uyanmak olağanlaştı. Ancak dün ortaya çıkan yeni ses kayıtları başkentte deyim yerindeyse tam anlamıyla parça tesirli bomba etkisi yarattı. Çünkü bugüne kadarki kayıtlar genelde kişiler arasında ve kişilerin "parasal, özel, duygusal" durumlarıyla ilgiliydi. Dolayısıyla da "montaj" denilerek rahatça dudak bükülebilmişti.

Ancak, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile Genelkurmay 2. Başkanı Yaşar Güler arasında geçtiği belirtilen ses kaydı bugüne kadar ortaya çıkanlardan çok farklıydı. Zira masaya yatırılan konu Türkiye'nin ulusal güvenliği ve Suriye'ye karşı olası bir savaş senaryosuydu.

Eğer bu kayıtlar doğruysa,  bu düzeydeki görevlilerin doğrudan doğruya Türkiye'nin ulusal güvenliğini ilgilendiren bir konudaki görüşmesinin "dinlenmiş/kaydedilebilmiş" olması öncelikli olarak kayda geçirilmeye muhtaç. 

Sağır odada yapılması beklenen bu düzey ve içerikteki görüşmeye rahatça ulaşılabilmiş olması akıllara Türkiye'nin ulusal güvenliği açısından bir zafiyet olasılığını gündeme getiriyor. Ayrıca bu toplantının Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ilan ettiği "istiklal savaşı" sırasında gerçekleşiyor olması ve bu döneme uygun gerekli karşı-istihbarat önlemlerinin alınmamış olması ihmal tartışmalarını da beraberinde getiriyor.
Görüşmeyi gerçekleştiren yetkililer açısından olaya bakıldığında, olası bir savaş, harekat planlamasının bu düzey ve ortamda mı yapılacağı sorusu ise yanıtsız.

Türkiye'nin ulusal güvenliğini istihbarat anlamında koruma misyonu bulunan MİT Müsteşarı Hakan Fidan'a atfedilen  "Gerekirse Suriye'ye dört adam gönderirim. Türkiye'ye 8 füze attırıp savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesine'de saldırtırız..." ifadesi de ister istemez, bugüne kadar Suriye tarafından, atılan/düşen bombaların da sorgulanması sonucunu yaratacağına kuşku bulunmuyor.
Üç yılı aşan Suriye iç savaşı sırasında özellikle Türk jetinin düşürüldüğü Haziran 2012 tarihinden bu yana Türkiye-Suriye sınırında onlarca olay yaşanmış ve bu olaylarda yaşamını yitiren Türk vatandaşları olmuştu.

Görüşmeye katılan 4 yetkilinin açıklamaları ve konuşma üslupları incelendiğinde, MİT Müsteşarı Fidan'ın hem dış politika hem de ulusal güvenlik bürokrasinin üzerinde doğrudan Başbakan'ı temsil eder bir pozisyonda olduğu görülüyor.Bir anlamda, dış politikadan ulusal güvenlik politikasına kadar pek çok alanda sorumluluk Fidan'ın omuzlarına bırakılmış gibi.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun "Laf aramızda Başbakan da telefonda bu (Süleyman Şah Türbesi'ne saldırı) gerektiğinde bir imkan gibi değerlendirilmeli bu konjonktürde dedi yani" sözleri CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun  önceki hafta, seçim öncesi Suriye ile savaş çıkartılmaya çalışılacağı yönündeki bilgisinin  sağlam, kaygısının ise yerinde olduğunu ortaya koyuyor.

Suriye'den Türkiye'ye yönelik herhangi bir saldırı hazırlığı olmadığı düşünüldüğünde, yapılacak olası bir harekatın meşru savunma yönünden de tartışmalı hale geleceği değerlendirilebilir.

Ortaya çıkan bu görüşme ve yaklaşımların iç siyasette yaratacağı etki kuşkusuz seçime de yansıyacaktır. Ancak asıl böylesi bir senaryonun uluslararası kamuoyunda Türkiye'nin saygınlığına nasıl etki edeceği ise zamanla ortaya çıkacaktır. 

23 Mart 2014 Pazar

Her şey bir hesap hatasıydı!


Başındaki takkesi ha düştü ha düşecek gibi dururdu…
Pencere eşiğinde çay bardağında rakısı, dişlerinin arasına sıkıştırdığı ağızlığı, uçunda tüten sigarası…
Öylece durup, sokaktan gelip geçenlere bakardı.
Küsmezden önce hayata makinelerin ustasıymış…
Rivayet oydu ki, çalışmayan makinelerin en zorunu bir ufakla, imkansızını bir yetmişlikle yaparmış…
*
Hanesinden kim ne kadar kızarsa kızsın, dönüp de tek bir laf etmezdi.
Ne ki, konuştuğunu bile hatırlayan çıkmazdı…
Eski günlerini bilenlere göre, mana aranan bir suskunluktu onunkisi…
Karısına göreyse tembelliği sevmesindendi susması…
O ne kadar sustuysa, karısı o kadar çok konuştu; kararlar aldı.
*
Çocuklar sünnet olacak.
Fenni sünnetçi Aslan mı, doktor Mustafa mı?
“Doktor ne bilsin sünneti…”
Çocuklar okula başlayacak…
Okuma yazma bilmeyen haliyle onun bulduğu okul en iyisi!
İlkokuldan sonra yabancı dil seçimleri yapılacak…
O kararını verdi, herkes öğrenecek İngilizceyi.
Niye?
O öyle istedi diye.
*
İsterdi ki, kainatta var olan her şeyi kendisi belirlesin.
Nefes alan her şey onun dediğini doğru bilsin…
*
Çocukların üniversite tercih günü evde kıyametler koptu.
Oğlan mühendis olmak istedi.
Suskun adamcağız“Gelecek şehir planlamasında onu seçsin” dediyse de duyan olmadı.
O kararını çoktan verdi, “doktor olsun”. 
Niye!?
“Benim onulmaz ağrılarıma başka kim derman bulacak?”
Adam çay bardağından bir fırt çekip, alaycı bir ses tonuyla sordu karısına:
“Ankara’da mı, İstanbul’da mı okusun”
“Ankara, Ankara… Gidip gelmesi kolay olsun…”
*
Çocuklarının evlilik çağı yaklaştıkça tek tek buldu gelinlerini.
Bir gün bile günlerini görmedi.
Ama yolundan vazgeçmedi…
*
O ne isterse o oldu…
Onun dışındakilere de koca bir hayat azap oldu…
Her şeyi bilirim edasındaydı…
Küçük dünyasında, o koca bir “hayatı” gerçekten kuracağına inandı… 
*
Artık vaktinin geldiğine de kendi karar verdi.
Göç zamanını bile kendi belirlemenin derdindeydi. 
*
Önünde bir el arabası…
Arkasında bütün mahallenin çocukları…
“Sağlam olanları toplayın…”
Herkes briket topluyor bir telaş…
Küçük yerdir, belediye karışmaz kimin mezarda nerede yatacağına.
Eşe çocuğa yakına göre edilir hesabı…
Ondan önce göçen kocasının yanında bir yeri briketlerle çevirdi.
Elleriyle toprağı tümsek etti.
Öylece oranın dolu olacağını hesap etti…
*
Kan ter içinde girdi kız kardeşinin evine.
“Çok şükür yerimi de yaptım…”
Yatacağı yerin kendisini incitmeyeceğinden emindi…
Sürdürdü anlatmayı;
“Bu sarhoş Mehmet Usta bir gün almadı beni koynuna…”
Kız kardeşi öylece baktı, sohbetin nereye gideceğini kestiremeden…
“Şimdi tutarlar kahpenin birini koyarlar yanına… Bu yanda yatmadım, öbür tarafta da açıkta mı kalayım?”
Sonra da ant verdi, sıkı sıkı tembih etti;
“Aman beni o çevirdiğim yere gömsünler…”
*
Gün geldi emri hak vaki oldu.
Kazanlar kaynadı, mezar kazıldı…
Ağıtlarla son yolculuğuna uğurlandı…
*
Daha kırkı çıkmamıştı… 
Kız kardeşi sordu çocuklarına:
“Siz teyzenizi nereye gömdünüz?”
“Kazılan bir yere gömdük”
“Eniştenizin yanı değil miydi?”
“Yoo eniştemin yanına birini koymuşlar, orası doluydu! Başka yere gömdüler…”
Tüm hayatınıbencilce küçük hesaplar üzerine kuranlargibi onunki de bir hesap hatasıydı…